<div id=”fb-root”></div>
<script>(function(d, s, id) {
var js, fjs = d.getElementsByTagName(s)[0];
if (d.getElementById(id)) return;
js = d.createElement(s); js.id = id;
js.src = “//connect.facebook.net/tr_TR/all.js#xfbml=1″;
fjs.parentNode.insertBefore(js, fjs);
}(document, ‘script’, ‘facebook-jssdk’));</script>

herkes geçmişi özler- midnight in paris

Angelopoulos da aramızdan ayrıldı eski topraklardan hala aramızda olanlardan birisi de Woody Allen.  Allah uzun ömürler versin.

Yaşlılığın getirdiği özlemden midir, kendisi gibi olanların sınır tanımayan hayal gücünden midir bilinmez, Allen filmin içerisindeki kitap gibi birçoğumuzun hep düşündüğü şeyi yine düşünülebilecek şekilde düşünüp, tahmin edilecek  bir biçimde,  görüntü yönetmeni Darius Khondji’nin gözüyle görsel şölen haline getirerek vermiş.

Kahramanımız  Gil Pender  nişanlısı Inez ile evlilik  hazırlıkları  yapmaktadır.Yapmış olduğu iş ise, kendi deyimiyle “Holivıdın satılık kalemliğini yapmak” tır.Kahramanımız Gil Pender her ne kadar Holivıd’a senaryolar yazsa da gönlü yazındadır ve filmin hikayesine “teğet geçen” bir roman yazmaktadır.

Gil Pender’ın hikayesi, nostalji dükkanı açan birisinin dükkan sayesinde geçmişe –belki de özlem duyduğu geçmişe- dönmesini konu almaktadır.Allen’ın hikayesi ise buna benzer.Kahramanımızı  gece yarısı kilise çanının çalmasının hemen ardından 1920’lerden gelen eski bir Pejo  alıp o döneme götürmektedir.Nişanlısının sürekli eski ve ukala arkadaşı Paul ile kendisini kıyaslaması, sağ kanattan, Cumhuriyetçilerden olan müstakbel kayınbabası ve kendilerini anlayamayan kaynanasından bıkmış olan Gil Pender, verilen şarap partisinden sarhoş bir şekilde çıkar, kendisini arabaya davet edip götüren Pejo ile başka bir partiye gider; 1920’lerin Paris’ine.

Salona girdiğinde piyano başında Cole Parter  vardır. Biraz ortalığa göz gezdirdikten sonra Scott Fitzgerald ve Zelda Fitzgerald ile tanışır. Tanıştığı Scott Fitzgeral’ ın isminin Scott Fitzgeral ile aynı olduğunu söylese de daha sonra geçmişte olduğunu anlayan Gil buna alışacak ,  ilk şaşkınlığını burada geçirecektir.

İlerleyen zaman yolculuğunda Picasso’dan Bunuel’e Hemingway’den  Dali’ye kadar birçok önemli kişi ile tanışacak,  yazmakta olduğu romanı Gertrude Stein’a okutacak  hatta Picasso’nun sevgilisi Adriana ile aşk bile yaşayacaktır.Filmin ortalarına kadar devam eden bu tanışmalar, şaşırmalar daha fazla devam edemediğinden artık yeter başka bir şey kalmadı durumuna gelse de, Gil’in eskicide bulmuş olduğu “eski” bir günlük de “kaderin cilvesi” diye nitelendirilebilinir ancak.Günlüğü oku(ttur)duktan sonra Gil’in yaşadıkları ise Allen’in romantik komedilerinin devamı niteliğinde.

Usta yönetmen herkese göre  kendi zamanı değil de daha önceki zaman arayışını o kadar güzel aktarmış ki, aslında bu zaman arayışı içerisinde, sadece Gil’in değil Pablo’nun sevgilisi Adriana’nın ve Allen’la birlikte bizlerin de bulunduğunu aktararak çok güzel bir (1920’lerin son sahnelerini kast ediyorum) finalle bitirmiş.

Ancak zaman seyahatinden çıkıp 2010’na gelindikten sonra yaşananlar ise, Holivıd’ın sanırım hiçbir zaman eskimeyecek klişeleri ile devam ediyor.  Allen’dan filme , harika çekimlerine, Paris’in o güzelliğine yakışır bir final beklemekten de kendimi alamamıştım ama Uzakbatı kutsalağaç holivıd’ın değişmeyen sonları ile Allen bizleri uğurladı.

mutlu insanlar gördüm – gadjo dilo

Nora Luca söylüyordu şarkısında “mutlu insanlar” gördüğünden. Şehrin plazalarına, alışveriş merkezlerine, bankalarına, arabalarına sıkışmış insanların hiçbir zaman anlayamayacağı dünyaya Çingenelerin dünyasına götürüyor bizi yönetmen ve müzisyen Tony Gatlif. Unutmadan ne Türker İnanoğlu’nun Gırgırıye’si burası ne de son dönem ülkemizde yapılan sahte Sulukule dizilerindeki Çingene hayatı.

 Her filmde o filmi yapan kişiden en az bir parça bulunur, Gadjo Dilo’da, Gatlif’in gözüyle bunu son sahneye kadar görebiliyoruz.

Stephan babasından miras aldığı müzik aşkı ile bilmediği bir şehre, sadece sesini tanıdığı “Nora Luca”yı bulmaya gelir. Bilmediği bu yerde O’nu, o gece oğlu polisler tarafından tutuklanan İzidor ağırlayacaktır, tabii ki bilmeyerek çünkü İzidor zil zurna sarhoştur. Stephan’ı giden oğlu yerine koyan ve Çingene kültürüne yakışır şekilde O’nu bir “uğur” sayan İzidor Stephan’ı evinde ağırlayacak ancak güneşin doğmasıyla bu “Gadjo” (bölgedeki Çingenelerin, Çingene olmayanlara verdiği isim) tüm ahaliyi tedirgin edecek, bu Gadjo’nun bölgeye “uğursuz”luk getirdiğine inanılacaktır.

 Filmde başrolleri paylaşan Stephan ve Sabina karakterlerine hayat veren Romain Duris ve Rona Hartner dışında kimse profesyonel oyuncu değil. Birçok yönetmenin cesaret edip girişemeyeceği bu işe Tony Gatlif Çingeneliğinden gelen çılgın kandan olsa gerek, korkmadan girişiyor. Bunun sonucunda; Sabina ve Stephan’dan oyunculuk anlamında aşağı kalır yanları olmayan İzidor’u, harika sesiyle Gatlif’in müziklerine hayat veren Adrian Siminescu’yu da oyunculukta bizlere keşfettiriyor, yönetmen.

Filmi izlerken bizlere belki de yaşanmaz ve pis görünen o hayatın, birer parçası olmak geliyor içimizden. Filmde Gatlif’in “ortamın içinden gelen” birisi olması filmi öyle bir konuma getiriyor ki, birkaç dakika sonra tamamen içine girip Stephan’la birlikte yol alıyoruz. Havanın soğukluğunu, müziğin sıcaklığı hissederken, sadece mekanların ve zamanların aynı olduğunu insanların dini, dili, rengi ne olursa olsun her yerde “aynı insan” olduklarını sonuna kadar anlıyoruz.

Ayrıca Garlif yokluk içinde bile mutlu oluna bilineceğini gösterirken, Çingenelerin yaşadığı zorluğu bizlere öyle bir aktarıyor ki, Türker İnanoğlu’nun Gırgırıye serisinden bile daha renkli hale geliyor film.

 Filmde değinmeden geçilmeyecek birisi daha var ki O da hiç şüphesiz, kapitalist sistemin yaratmış olduğu “kadın imajı”na inat varlığını sürdüren Sabina. Sabina burada, kendisinin de gerçek hayattaki kişiliği Rona Hartner’ı bile gözden düşürüyor. Vücudunda Avon Kadını’na dair hiçbir iz taşımayan Sabina’nın doğallığını Gatlif’in vermiş olduğu banyo sahnesinde de açıkça görüyoruz.

Holivıd’ın pornosal filmlerine inat Gatlif’in filmindeki sevişme sahneleri bile o kadar doğal ki, popülist tavırlarıyla yaşayan insanların iğrenç sayacağı ancak “uzak batının” “ohh yeah fuckk yeaah” ünleminden çok çok farklı bir ilişkiyi gösteriyor bize bu sahneler.

 Filmin harika bücürü Siminescu’nun o güzel şarkıları da film bittikten sonra bile günlerce beyninizin içinde yer ediniyor. Tabii İzidor’un mezarlıktaki harika dansını da gözlerinizin önüne gelerek.

 

Kısacık ömründe, birkaç güzel saat geçirmek isteyenler için Tony Gatlif’in Gadjo Dilo’su seçilebilecek en harika filmlerden.

 

Girişte de belirttiğim gibi filmde Nora Luca’nın şarkısında belirttiği gibi her şeye rağmen “mutlu insanlar” da göreceksiniz.

 

 Beğendim: Filmin müzikleri ve dansları muhteşem.

 Sanırım filmde unutamayacağım en önemli isim İzidor.

Beğenmedim: Gatlif son sahneleri oldu bittiye gitirmiş gibi.

 Bir de her film gibi bu filmin de sonunun var.

Dardenne’lerin harika aktarımı- bisikletli çocuk

 

“Aradığınız kişiye şu anda ulaşamamak…” belki de en nefret ettiğimiz telefon anonslarından birisidir. İşte, Bisikletli Çocuk da böyle başlıyor hikayesine. Yetimhaneye “geçici bir süreliğine” bırakılan Cyrill babasını arıyor ve O’ndan cevap bekliyor. Ancak doktorların tüm müdahalelerine rağmen hastayı kurtaramaması gibi Cyrill de bir türlü babasına ulaşamıyor ve çareyi yurttan kaçıp, önceden yaşadıkları eve gitmekte buluyor.

Cyrill’ i bu kez açmayan telefon yerine açılmayan kapı karşılıyor çünkü “baba” çoktan evden taşınmış. Apartmandaki çocukların top oynarken “kaçın amca geliyor” diye tabir ettiği “amca”lardan birisi Cyrill’in oradan gitmesini babasının çoktan taşındığını söylese de karakteri gereği Cyrill buna karşı çıkıyor ancak küçük bir çocuk olduğundan fazla direnemiyor. Ve filmin kopma noktası da burada oluyor. “Amca”dan ve yurttaki görevlilerden apartmanın sağlık ocağına sığınan Cyrill, hayatının geri kalanında büyük bir yer kaplayacak olan Samantha ile karşılaşıyor. Bu evreden sonra Cyrill’in hayatı Baba, Samantha ve mahallenin kötü çocuğu Wes arasında gidip gelecektir.

Babasını ve filme ismini veren bisikletini aradığını söyleyen Cyrill’in bisikletini Samantha bulup Cyrill’in yurduna getirir. Samantha Cyrill’e işe geç kaldığını ve gitmesi gerektiğini söylediği sırada yurttan son derece sıkılmış, babasına da ulaşamayan Cyrill, Samantha’nın kendisine koruyucu anne olmasını ister. Her ne kadar Samantha’nın daha sonra geleceğim demesine Cyrill inanmasa da , Samantha sözünü tutar ve Cyrill’in koruyucu annesi olur, babayı arama serüveni bundan sonra başlar.

 Babayı sahip olduğu yeni arkadaşı ile birlikteki yaşantılarının içinde kızın sahip olduğu restoranın aşçısı olarak bulurlar. Samantha’dan ve beklediğim(iz)den daha genç görüntüye giren baba, Cyrill’i tamamen hayatından çıkarmış, kurmak istediği yeni düzene kendisini inandırmış ve hayatındaki yeni arkadaşıyla yaşamaya devam etmektedir. Cyrill’le yaptığı ilk konuşmasında kaçamak cevaplar verip O’nu ileride alacağını söylese de daha sonra Samantha’nın, babasının O’nu artık hayatından çıkardığını ve bir daha aramak istemediğini Cyrill’e “baba”nın kendisinin belirtmesini istemesinden sonra baba, etkisi dışında filmden çıkar. Bu olay Samantha ve Cyrill yaşantısı için sonuçla gelen bir başlangıçtır da aynı zamanda. Babanın hayatında olmamasının acısını çevresinde varlığını devam ettiren insanlardan- özellikle de Samantha’dan- çıkarmaya çalışan Cyrill bisikletini çalan çete üyesi ile girdiği kavganın sonucunda bu çeteye “reis”lik yapan Wes’in de gözüne “Pitbull” olarak girer.

 Wess’in Cyrill’e “Pitbull” lakabını takmasının nedeni Cyrill’in kavgada yumruklarından çok dişlerini kullanmasıdır tabii ki bu darbelerden Samantha’da nasibini alacaktır. Mahallenin pek iyi olarak anmadığı Wes, Cyrill’in –dolayısıyla da Samantha’nın- başına iş açsa da, koruyucu anneliği her şekliyle yansıtan Samantha bunun ortaya çıkardığı sonuçlara da katlanır, Cyrill’in hem babası hem annesi yerine geçer.

Ayrıca Samantha babasının kendisini istememesi üzerine iyice hırçınlaşan Cyrill’in şımarıklığına katlamayan sevgilisini de Cyrill uğruna terk edecektir ki bu olay Samantha’nın her haliyle Cyrill’in anne ve babalığını üstlendiğinin de göstergesidir. Bu ayrılık “çocukların annelerine duyduğu aşk”tan dolayı Cyrill’in , Samantha’nın tek hayat arkadaşı olma durumunu da getirecektir.

 Bu yaşananların hemen ardından Samantha ve Cyrill arasındaki gerginlik, tatlıya bağlanacak ancak bu tatlıya bağlama işini Dardenne Kardeşler, Holivıd’ın klasik geçici tatmin edici şekliyle değil tamamen gidişata uygun şekilde verecektir.

Bunun üzerine eklenen harika final sahnesi ise, hayatın ne kadar da içinde bulunduğumuz şey olduğunun en büyük göstergesi.

 Final sahnesinde Cyrill’in yaraladığı baba-oğul arasındaki -olası çocuğun ölme durumundaki- “cinayet planlaması” ne kadar sıradan yaşantısı olursa olsun, her insanın bir başka insan şekline dönüşebileceğinin de mükemmel bir ispatı. 2011 Cannes Film Festivali’nde ülkemizin önemli yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmiyle birlikte “Juri Özel Ödülü”nü kazanan Dardenne Kardeşler’in sonfilmi Bisikletli Çocuk beklentimin çok çok üzerinde çıkan bir film. Hepimizin yaşadığı “sıradan” hayatın da aslında bir filme konu olabileceğini ve bunun harika bir şekilde de aktarılabileceğini gösteren en güzel filmlerden birisi bu film.

 

Beğendim: Filmdeki oyunculuklar harika. Belçika sanırım en sade ve en harika ancak bu şekilde gösterilebilirdi.

 

Beğenmedim: Cyrill’in baba ve oğulu bir baseball sopası ile bayıltabilmesi . Yine de Dardenne Kardeşler bunu tahmin etse de “Biz işimize bakalım önemli olan diğer unsurlar” dediklerine inanıyorum.

iki hayat kesişebilir ya ötekiler?

Kendi halinde öylece oturup duran insanlar –özellikle erkek karakterler-  her ne kadar sıradan sinema seyircisi için sıkıcı gelse de son dönem Türkiye Sineması’nda bu tip erkek karakterleri görmeye alışır olduk. Sanırım bunun tohumunu Zeki Demirkubuz attı ve Cemal Baş, Selim Demirdelen gibi isimlerle de bu gelenek devam ediyor. Buradan;  “bunlar Zeki Demirkubuz taklidi” düşüncesi çıkmasın, aksine bu durum; aynı coğrafyada(coğrafyadan da öte –İstanbul diye sınırlamak istiyorum) ne kadar aynı şeylerin yaşanıp, ne kadar aynı robotlaşmış kişilerin yaşadığını ve her yönetmenin bunlara ne kadar farklı açıdan bakılabileceğini gösteriyor.

Demirdelen’in  Güveni (Güven Kıraç canlandırıyor) Cemal Baş’ın Ali’si ile Demirkubuz’un Musa’sı’nın sanki orta yaş hali. Yazgı’daki Musa’nın  da  ofiste kendi halinde takılan bir kişilik olması Güven’i Musa’ya daha çok yaklaştırıyor.

İstanbul’un sömürü  sistemine ayak uydurmuş her gün aynı şeyleri yapan bunları yapmaktan nefret etse de hayatta var olabilmek için para kazanmaya olan ihtiyaçtan dolayı seslerini dahi çıkaramayan insanlar Kavşak’ta da barınan kişilikler.

Ofisinde kendi halinde işine gücüne bakan,  sessiz sakin bir yaşantısı olan Güven’i saat 4’te her gün 5 yaşındaki , üstün zekalı kızı Çiçek aramakta ve her aramasında fırça boya vs. istemektedir.
Tabii daha sonra Arzu sayesinde aslında Güven’i arayanın sadece Telekom’un hatırlatma servisi olduğunu öğreneceksek de kaybedilişin ve bunu kabullenemeyişin sonucu bulmaktayız bu aramalarda. Ayrıca uydurulan yalanı değiştirme gereğinin de duyulmaması bu kişiliklerin boşverilmiş hayatlarının bir göstergesi durumunda.

Evinde de ofisinde de tek olan Güven’in bu “tek kişik imparatorluğu”nun ofis kısmını  işe yeni alınan Arzu bozar, Güven bundan rahatsız olsa da hayata göstermediği tepkiyi  patronuna da gösteremez , buna yönelik patronuna söyleyebildiği tek cümle ise kişiliğe yakışır şekilde bir cümledir.
“Ne güzel hiç yoktan sıkılmamış olurum, zaten burada tek kişi…”

Arzu kapitalist sistemle birlikte iş yaşantısına giren -ki burada kadının iş yaşantısına girilmesi değil sistemin işçiye olan ihtiyacından dolayı kadına plazalarda, fabrikalarda, atölyelerde yer verilmektedir- Mecidiyeköy, Beşiktaş gibi bol bankalı, ofisli yerlerde görmeye alışık olduğumuz klasikleş(tiril)miş kadın tipi.

Kadının bağımsızlığı, tek başına da hayatta tutunabileceğinin kanıtını göstermeye çalışan Arzu karakteri özellikle ikibinli yıllardan sonra hayatımıza giren dizilerden de aşina olduğumuz üzere kocasından ayrılmış birisidir. Tabii ki bu ayrılıktan dolayı en çok cezayı çekecek olan 5 yaşındaki kızı; evliliği,  Arzu’nun anneliğini hatırlatan ve az önce belirttiğim dizilerdeki anne kişiliğe, Arzu’yu yakınlaştıran unsur. Unutmadan her ne kadar Arzu’nun kızı,  Arzu’yu klasikleştirilmiş kadın tipi haline getirse de aslında bu çocuğun filmin sonunda göreceğimiz üzere, Arzu ile Güven arasındaki “Kavşak”ın en önemli nedeni olduğunu da belirtmek isterim.

Filmin yan karakterlerinden Haydar  bazen hayatımıza bizim elimizde olmadan girmiş ve umursamadığımız kişilerle eşdeğer. (Tabii olaya Güven’in gözünden bakıyorsak)

Haydar’ın  hastahanedeki karşılaşma dışında hikayenin pek içinde ol(a)mayışı Haydar  karakterini zayıflatıyor. Hastahane dışında evsahibinin oğlu, kovulmuş ya da istifa etmiş polis memuru Vedat ile aynı birahane’de (sanırım bu tabir “bar”dan  daha uygun)görünmesi de “aaa ikisini de tanıyoruz!”  heyecanından başka bir şey yaratmıyor. Tabii basmakalıp izleme kabuğunu kırdığımızda bir şeyin olması ya da olmaması ortada bir sorun olduğunu göstermiyor.

Ev Sahibi Saniye Teyze’nin istifa etmiş ya da kovulmuş eski polis memuru oğlu Vedat ise, “Kavşak”taki son önemli karakter. Vedat’ın Haydar’dan tek farkı ise hikayesini tam olarak anlayabilmemiz ve konu sayesinde (son sahneler hariç) O’ndan nefret etmemiz.

Gişe filmlerine alışmış olan sinema seyircilerinin izlerken sıkılacağı, belki de yarıda bırakacağı Kavşak filmi sinema seyircilerinin beklentisini tam olarak karşılamasa da en basitinden Taksim yerine Bakırköy Meydan’ın “merkez” olması,  Güven’in merak ettiğimiz hikayesini arada bir flu trafik ışıklarıyla, şehir karmaşasının birlikte verilmesi , bunun da merakı iyice artırması ve en önemlisi; seyirciyi sıkmadan güzel bir sonla filmi bağlaması Kavşak’ı izlenir kılan yanları.

Ayrıca filmin senaryo ve yönetimi dışında kurgusunu da kendisi yapan Selim Demirdelen’in yine kendi yaptığı müzikleri ve diğer şarkıları  yerleştirmesi de zekice. (örneğin Arzu’nun Güven’i arabasıyla ilk eve bıraktığı sahne)

Filmde beni rahatsız eden unsurlar ise; Güven’in her sabah gittiği mezarlığın önünden kalkan ( her sabah mezarlığa gittiğini filmin sonunda anlıyoruz) otobüsün hep aynı otobüs olması (dikkatli seyirciler içerisindeki yolculardan anlamış olacaktır) ve “Kavşak”  sonrası gelen sahnelerin gereksizliği.

Tabii burada ikinci kısmı öznele indirgemek istiyorum, şahsen Kavşak sahnesinden sonra da önce de diğer karakterlere ne olduğunu hiç merak etmedim. Bu yüzden Demirdelen’in bunları yanıtsız bırakmayıp cevaplaması mutlu son yaratımı gibi görünse de bana – hikayeye Güven’in gözünden bakmaya alışkın olduğumuzdan olsa gerek-  pek tatmin edici gelmedi.

Unutmadan Demirdelen’in Cumartesi Anneleri’ne selam yolladığı sahne de pek göze çarpmasa da Demirdelen’in duyarlılığını gösteren unsur. Ayrıca, son dönem Türkiye Sineması’na “sanatsal” anlamda destek veren ARTI FİLM ve dolayısıyla TÜRKER KORKMAZ ’a bu desteklerinden dolayı da teşekkür etmeden olmaz.

Bahamam O Yara Yüzünde Gara…

Münir Özkul’un sözünü hatırlarım -hangi film olduğunu unuttum- orada Emel Sayın’ın oynadığı karaktere duvardaki Avare filminin afişini gösterip “Bizi besleyen film .” şeklinde bir sözü vardı, bu söz içerisinde hem film karakterinin sinemacı olmasından dolayı o dönem 14 hafta vizyonda kalan ( bu rakamın bir yapımcı ve sinema işletmecisi için önemini siz düşünün) bu film kazandırdığı parayla hem o karakterin çocukları geçindirmiş, hem de sinemayı kurtarmıştır. İşin gerçek boyutuna baktığımızda ise;  Yeşilçam’ın o hep klişe denilen zengin kız- fakir erkek konusunun da ortaya çıktığı film budur ve bu film, Yeşilçam’da  o rezil erotik döneme kadar yıllarca, binlerce kişiye ekmek sağlamıştır.

İlginç gelse de biraz araştırma yaptığınızda – şimdi izlediğimizde belki bir çoğumuza akla mantığa hakaret saçmalıklar olarak gelse de-  ülkemizde dış yapım olarak gelip de bizim filmimiz gibi tutan başka bir film olmasa gerek                                                                 (bunu TV dönemindeki hali de sanırım DALLAS dizisi idi.)

Bu yazıda filmden bahsetmeyeceğim, değinmek istediğim şey bu filmle birlikte akıllarda yer edinen o güzel filmin şarkısı. Ya da günümüz haliyle saundtireki (soundtrack)

Hemen öncesinde şuna da değinmek istiyorum, Yeşilçam’a ekmek yediren film görünen o ki sadece sinema sektörüyle sınırlı kalmamış ve o güzel şarkısından dolayı müzik sektörüne de bir hareketlilik getirmiştir.

İnternette kısa bir gugıl ya da yutub araştırması yaptığınızda Avare şarkısının ülkemizde birçok şarkıcı ve oyuncu (yanlış okumadınız) tarafından söylendiğini hemen göreceksiniz.

İnternetin yayılması ile güzel şeylerin anında tüketilmesi beraberinde yapılan işlere saygısızlığı da getirdi çünkü, ona ulaşmak için verilen tek emek  iki fare tıkırdatması.

Yaşımız itibariyle o dönemleri göremesek ve tam idrak edemesek de yaptığım kısa bir gugıl yutub araştırmasında ilginç birkaç şeye denk geldim.

Avare şarkısının “Türkçeleştirilmiş yorumları”ndan en güzeli sevgili büyüğümüz İzzet Altınmeşe’nin yapmış olduğu şarkı gibi geldi bana.

Şarkıyı ayrıca Sadri Alışık ve birkaç isim daha söylüyor başka sözler ve biraz farklı müziklerle.

Şarkının internette  İzzet Altınmeşe’nin yapmış olduğu versiyonuna yapılan yorumla genelde dalga geçmek için yapılmış. Kimisi sözleriyle kimisi tiplerle vs vs bunlara takılmaya gerek yok.

Ben şarkıyı  ilk dinlediğimde  yine herkes gibi dalga geçer vaziyette idim, şarkı çalmaya devam ederken (şimdiki bir çok çakma pop şarkılarıyla karşılaştırdığımızda) daha önce bu kadar güzel “Türkçeleştirilmiş”  şarkıya denk gelmediğimi fark ettim.
Böyle düşünmemde şüphesiz;  Sezen Aksu’nun Daddy Yankee’nin Rompe’sinden  alıntı yaparak iğrenç bir şarkı haline getirdiği ve  Burak Kut’un sesiyle raggae bir şarkının  berbat bir Türkçe Pop şarkısına dönüştürdüğü “Komple”,  Hande Yener ablamızın “Allah” şarkısını Sinan Akçıl’ın rezil sesiyle “ Atma”ya çevirdiği versiyonu ve aklıma son gelen Tony Gatlif üstadın mükemmel  “Tutti Furitti”sini salakça bir aşk şarkısına çevirerek “Tuttu Fırlattı” yapan zihniyet oldu sanırım.

Eğer şarkıyı yutubda aratırsanız İzzet Altınmeşe’nin klibe benzer görüntüsü eşliğinde dinlemiş olacaksınız şarkıyı. Videodaki bayanlar Hint kızları gibi giyinse de kavruk yerine Finlandiyalı kızlara yakın ten renkleriyle pek Hintli gibi durmuyorlar.

Şarkıya değinecek olursak;

Şarkının “Avara huu” kısmından sonra gelen bayanların  magnumu ısırdıktan sonraki Eva Longoria “ıııımmmmmm”lamaları şarkıyı gerçeğinden az biraz uzaklaştırmış ve bana  göre çok da güzel olmuş hatta “çoh da gözeş  eyi olmuş”

Şarkıyı bizden bir şey eyleyen diğer ve bana göre en önemli kısım ise, sevgili İzzet Abimizin

“Bakamam o yâra yüzünde gara
Yandırdın beni nara..”

diyerek,   şarkıyı direkt olarak Türküye bağlaması “işte şimdi oldu, Allah’ına gurban senin.” dedittiriyor insana.

Unutmadan yutubda izlediğiniz video, İzzet Altınmeşe’nin –yılı hatırlamıyorum anneniz babanız, dedeniz hatırlar, sorun- TRT için yapmış olduğu YILBAŞI ŞOV’u, şimdikilere göre ne kadar temiz, saf ve bizden değil mi?

Yazının altına iki şarkıyı da koyuyorum, biraz uğraşmak isteyenler  gugıldan Hint’çe olan şarkının çevirisini de bulabilirler, haydin size keyifli dinlemeler.

Orijinali  Raj  Kaapor abimizden
(hadi sizi uğraştırmayayım altyazılı koyayım dedim)

Bu da sayın sevgili abimiz İzzet Altınmeşe’nin uyarlaması
(bunun altyazısını bulmanıza gerek yok)

Çirkinler de Sever – Çetin’den Öylesine Bir Film

Günümüzde  en çok tartışılan yönetmenlerden,  Sinan Çetin’in 1981 yapımı filminde başrolü Müjde Ar ile birlikte Mazlum karakteri olarak gördüğümüz İlyas Salman oynuyor.

Dönemin Yeşilçam’ının Servet adlı yönetmeni ve ekibi Müjde Ar’ın oynadığı klasik köy- ağa sevip kavuşamayan sevgililer filmini çekmek için  (köylülerin konuşmalarından dolayı İç Anadolu diye tahmin etsek de doğu şiveli İlyas Salman’dan dolayı neresi olduğunu pek kestiremediğimiz )bir köye gelirler.

Müjde Ar yine Müjde Ar’dır ya da Mazlum’un deyimiyle  “Ar Müjde”

Ar Müjde’ye ilk görüşte aşık olan Mazlum yetiştirilmeye çalışılan filmin çekimlerine engel olur,   Mazlum bunu  “gıcıh recisüre” olan nefretinden yapar.

Filmin içindeki filmin yönetmeni, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’ndan kalma bol Fransızca  kelimeler kullanan (bol Fransızca kelimeden kastım “ oo möndiyo” ve “mersi, mösyö”),  özenti  bir yönetmen.
( galiba burada Sinan Çetin  o dönemde ülkemizde olmayan Sinema Okulları’ndan [bunu son filmi Kağıt’ta kendisinden de duymuştuk] sinema eğitimi alıp gelen ve kendisine hiçbir şey katmayan o dönemki yönetmenleri iğnelemek için yapmıştır desem de sanırım bu söze ben de inanmayacağım)

İlginçtir yönetmen,  taa İstanbul’dan çıkıp geldiği , filmi çekeceği ve filmin sonlarından evin en önemli sahne olduğunu vurgularken her ne hikmetse aniden  Mazlum’un oturduğu evi görüyor ve kendi deyimiyle “oo möndiyö” diyerek Mazlum’un evinin tam düşündüğü ev olduğunu söylüyor. Kendisine gıcık olan Mazlum’u ikna etmek için de Mazlum’un aşık olduğu  artist (!) Ar Müjde’yi kullanıyor.

(Tabii burada yönetmenin Mazlum’un Ar Müjde’ye olan aşkından habersiz gibi davranması, yönetmenin insan değil de sadece kamerada görüntü izlemeye yarayan adam olarak kalması kafa karıştırıcı.)

Bu ikna olaylarından sonra film hallediliyor, final sahnesi için ise, Mazlum’a söylenmemiş bir şey var: Evin yanması gerek.

Ar Müjde’ye olan aşkından dolayı bunu da kabul eden  Mazlum evini yaktırıyor. “Bu kadar da denyoluk olmaz arkadaş.”   dedirten  olaydan sonra Mazlum İstanbul’a bir şey bulurum umuduyla gidiyor, tabii gerçek arzusu Ar Müjde’sine kavuşmak.

Filmin buraya kadar olan kısmı her ne kadar komik gelmese de filme “burası komik sonra değişecek.” diye fısıldıyor. Daha sonraki İstanbul sahnelerinde ise Çetin olayı direkt olarak damara bağlamaya çalışıyor.

Çetin, 81 yılının İstiklali’ni çok kısa geçmiş ancak o dönemde Sinemanın ve Taksim’in ne derece ayrılmaz bir bütün olduğu bu kısa sahnelerde bile belli oluyor.

İstanbul  saf Mazlum’u rahmetli  Ahmet Kaya’nın Haydar’a dediği gibi “yutuyor.”
İlk başlarda filmlerde “Firigasyon” oynasa da yediği dayağın ardından –ki bu dayak hem filmde yediği dayak hem de Ar Müjde’nin konserinde yediği dayak-  Ar Müjde’nin kapısına dayanıyor. Bu sefer kapıyı açan evin hizmetçisi değil Ar Müjde’nin ta kendisi.

Köylerinde film çektiklerini, evlerini yaktıklarını hatırlayan Ar Müjde, Mazlum’un  kendi evinde bahçıvan olmasını sağlıyor.
Mazlum bu duruma sevinse de bu sevinci Ar Müjde’nin savaş muhabiri sevgilisi Cüneyt bozuyor. Mazlum’un Cüneyt’e olan nefretini anlatan en iyi cümle ise:  “ Savaşta insanlar ölür bu adam niye ölmüyor?”

Benim açımdan teknik anlamda filmin eleştirisi pek mümkün olmasa gerek. Bunun nedeni;  Hem filmin 81 yılında çekilmesi hem de filmi internet üzerinden bulduğum bir yerde izlemem.  Filmde seslerde senkron sorunu yaşatsa da film Sinan Çetin’in o dönem piyasaya yaptığı bir film gibi duruyor.

Çok ilginçtir bir röportajında İlyas Salman filmin adını film çıktıktan sonra gördüğünü söylüyor  ve sanırız  bu olay Çetin’le Salman’ın arasını açıyor.

Sözün özün film çok sevdiğim Türkiye’li oyunculardan İlyas Salman’ı izlediğim en vasat filmlerden birisiydi, filmdeki tutarsızlık, “şunu göstereyim” , “ aa dur şunu da çek” tarzı kafa karıştırıcıydı.

Neyse ki yine o Anadolu’nun saf temiz yürekli büyük burunlu, çirkin adamı rolünün hakkını fazlasıyla  vermiş olmasa da onun hatırına filmi bitirdim.

Aklıma takılansa şu, son sahnede Mazlum’u şehirde polis yerine askerlerin götürmesi. Darbe ardı dönem olduğu için mi yoksa polis onatılamadığı için mi bu böyle, henüz cevabını bulamadım.

Filmde cevabını bulduğum  tek şey ise; yeni bir  “Ya ya ya şa şa şa” beklerken hiç beklemediğim bir filmle karşılaşmak.

Beğendim:  İstanbul’un ve  film sektörünün acımasızlığını Sinan Çetin tam olmasa da  yansıtmış.

Beğenmedim: İstanbul’dan  çıkmayan yönetmenler o zaman da bugün de hâlâ o halkı anlayamadı.

FİLMİN FRAGMANI İÇİN